insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Bölüm 4 — Araştırma Ekibi

4. Bölüm Kapak

Meydanın uğultusu, açıklama bittikten sonra hemen dağılmadı.

Chuen halkı, başkanın sözlerini duyduktan sonra bir süre aynı yerde kaldı. Kimse ne yapacağını tam bilemiyordu. Bazıları birbirine yaklaşıp alçak sesle konuştu. Bazıları Prenko’ya döndü, sanki dağın yüzünde az önce duyduklarını doğrulayacak bir işaret arıyordu. Bazıları ise hiçbir yere bakmadı; gözleri yere, külle örtülmüş taşlara takılı kaldı. Korku, bazen insanı koşturmazdı. Bazen olduğu yere çivilerdi.

Opal, Aimar’ın çantasının kenarında oturmuş, meydanı izliyordu.

Kendini hafif hissetmiyordu. Normalde çantaya girdiğinde, hele Aimar gibi düzenli ve sağlam yürüyen birinin çantasında, yolu daha rahat geçirirdi. Şimdi ise sanki küçücük bedeni ağırlaşmıştı. Başkanın “Anka’nın iyi olup olmadığını bilmiyoruz,” diyen sesi, kanatlarının arasına takılmış bir diken gibi duruyordu. Anka’yı hiç görmemişti. Ama Chuen’in onu bilme biçimini biliyordu. İnsanlar bazen bir şeyi görmeden de onunla yaşardı. Anka, Chuen’in görünmeyen sıcaklığıydı. Evlerin taşlarında, ocakların dumanında, yaşlıların hikâyelerinde, çocukların sorularında vardı.

Eğer ona bir şey olduysa, Chuen’in içinden bir şey eksilecekti.

Opal bunun ne kadar büyük bir eksilme olacağını bilmiyordu.

Belki de çoktan eksilmişti.

Leylin, meydanın kenarında durmuş, kalabalığın hareketini değil, havadaki enerjiyi izliyordu. Şeffaf iplikler konuşma bitince daha da bozulmuştu. Bir karar alınmıştı; ama dünya bu kararı rahatlamayla karşılamamıştı. Enerjiler hâlâ geriliyor, kopuyor, düğümleniyordu. Bazı gri akımlar meydanın üstünde ağırlaşıyor, bazı mavi titreşimler insanların gözyaşlarına yakın yerlerde belirip sönüyordu. Korku bile enerjiye dokunurdu. Leylin bunu bilirdi. Ama burada korku tek başına değildi. Daha derinde, adını koyamadığı bir acı vardı.

Lip, onun omzunda huzursuzca kıpırdandı.

Leylin, maymunun zihninden gelen kısa, bulanık hissi yakaladı.

Kötü.

“Evet,” diye fısıldadı Leylin. “Ben de öyle düşünüyorum.”

Aimar ise kalabalığın yüzlerine bakıyordu.

Bir şövalye, tehlikenin yalnızca kendisine doğru gelen kısmını görürse eksik kalırdı. Aimar bunu Mensera’daki eğitimlerde çok duymuştu. Fakat şimdi, o sözlerin ne anlama geldiğini ilk kez bu kadar çıplak hissediyordu. Burada kılıç çekilecek bir düşman yoktu. En azından henüz yoktu. Ama yardım isteyen yüzler vardı. Korkusunu saklamaya çalışan anneler, öfkesini şüpheye dönüştüren yaşlılar, neye inanacağını bilemeyen gençler, ağlamamak için dudaklarını ısıran çocuklar.

Motto bulmak için yola çıkmıştı.

O an bunun ne kadar süslü, ne kadar uzak bir fikir olduğunu düşündü. Motto, kılıç kabzasına kazınacak güzel bir cümle değildi. İnsanların gözlerinin içine bakınca ağırlaşan bir sorumluluktu.

“Han,” dedi Leylin.

Aimar ona döndü.

“Başkan orada toplanılacağını söyledi,” diye devam etti Leylin. “Gün batmadan. Gidelim.”

Opal çantadan başını kaldırdı. “Gidelim.”

Bu kez sesi daha kesindi.

Anka Tozu Hanı’na döndüklerinde içerisi daha da kalabalıklaşmıştı. Dışarıdaki meydan konuşmasından sonra insanlar ya bilgi almak ya da bilgiden saklanmak için hana dolmuştu. Bazıları başkanın söylediklerini tartışıyor, bazıları “Ben demiştim” diye başlayıp kimsenin dinlemediği uzun cümleler kuruyor, bazıları da Tofu’nun önlerine koyduğu sıcak içeceği iki eliyle tutup susuyordu. Hanın sıcaklığı hâlâ oradaydı ama artık daha çok bir battaniye gibi değil, fırtınada zayıf kalan bir kapı gibi hissediliyordu.

Tofu, onları görür görmez eliyle arkadaki geniş masayı işaret etti.

“Oraya,” dedi. “Başkanın gönderdiği adam birazdan gelir. Tunahan da burada olmalıydı ama usta büyücülerin dakiklik konusunda kendilerine ait başka bir takvimleri var sanırım.”

“Tunahan’ı tanıyor musun?” diye sordu Leylin.

Tofu’nun yüzü, cevap vermeden önce bir anlık kararsızlıkla gerildi. “Tanımak büyük laf. Birkaç gündür burada. Seidonkel bağlantılı olduğunu söylüyor. Çok şey biliyor gibi konuşuyor. Az yiyor. İnsanların gözlerinin içine uzun uzun bakıyor. Ben böyle adamlara güvenmem.”

Aimar dikkat kesildi. “Neden?”

Tofu omuz silkti. “Çünkü iyi adamlar da kötü adamlar da çorba içerken daha anlaşılır olur. O çorbayı bile düşünerek içiyor.”

Opal çantadan mırıldandı. “Ben Tofu’yu daha da çok sevdim.”

Tofu bunu duydu ve ilk kez biraz içten gülümsedi. “Ben de konuşan çantayı sevmeye başladım.”

“Ben çanta değilim.”

“Çantanın içinden konuşuyorsun.”

“Geçici.”

“Tabii.”

Leylin gülümseyerek masaya oturdu. Aimar çantasını dikkatle sandalyenin yanına yerleştirdi; Opal, bunu fark edip hemen itiraz etti.

“Ben eşya değilim.”

Aimar sakin kaldı. “Seni yere koymadım. Çantayı sandalyenin yanına koydum.”

“İkisi arasındaki farkı ileride tartışacağız.”

Lip, masaya sıçrayıp Opal’in karşısına oturdu. Bu kez Tofu, hiç sormadan masaya küçük bir tabak bıraktı. Tabakta ekmek kırıntıları, birkaç kurutulmuş meyve parçası ve Lip’in gözlerini büyüten minik bir fındık vardı.

“Tofu,” dedi Leylin, “bunu yapmamalıydın.”

“Niye?”

“Şimdi kendini önemli sanacak.”

Lip çoktan fındığı iki eliyle tutmuş, önemli biri gibi oturmaya başlamıştı.

Opal ona baktı. “Bu diplomatik bir ziyafet mi?”

Lip fındığı saklamaya çalıştı.

“Paylaşmazsan savaş çıkar,” dedi Opal.

Aimar, başını hafifçe masaya eğdi. “Lütfen savaş çıkarmayın.”

“Bu bir müzakere,” dedi Opal.

Leylin, Lip’in zihninden gelen açgözlü ama kararsız dalgayı hissetti. “Lip, biraz ver.”

Lip fındığın küçücük bir parçasını koparıp Opal’e uzattı.

Opal parçaya baktı. “Bu yine hakaret.”

“İlerleme var,” dedi Leylin.

Carla tezgâhın arkasından yanlarına yaklaştığında elindeki tepside iki kupa ve bir sürahi vardı. Yine de masaya gelmeden önce önlüğünün cebinden küçük bir kağıt çıkarmış, bir şeyleri adisyon yazar gibi karalamış, sonra kağıdı katlayıp geri koymuştu. O kadar yavaş ve titiz hareket ediyordu ki, yaptığı şey gizemli olmaktan çok han işine yeni alışan birinin fazladan dikkatine benziyordu.

Tofu uzaktan bağırdı. “Carla! İçki mi getiriyorsun, hesap mı büyütüyorsun?”

Carla sakinlikle, “Hangisini önce istediğinize bağlı,” dedi.

“Tofu’nun sabrını istiyorum, onu getiremezsin.”

“Onu yazayım mı?”

“Yazma!”

Carla kağıdı katladı, kupaları bıraktı ve hiçbir şey olmamış gibi tezgâha döndü. Leylin onun arkasından gülümseyerek baktı. Handa bugün herkes tuhaflaşmıştı. Carla’nın tuhaflığı en fazla, yanlış zamanda fazla not alan, fazla yavaş davranan ve Tofu’nun sabrını sınayan bir han çalışanının tuhaflığı kadar görünüyordu.

O sırada hanın kapısı açıldı.

İçeri giren adam, kalabalığın sesini kesmedi ama birkaç başın aynı anda dönmesine neden oldu. Orta yaşlarını geçmiş gibi görünüyordu; fakat yaşını yüzünden okumak kolay değildi. Saçlarında gri çizgiler vardı. Yüzü ince, gözleri dikkatliydi. Üzerindeki cübbe, yolculuk görmüş koyu renk bir kumaştandı. Cübbenin kenarlarında eski Seidonkel işlemeleri vardı; bazıları yıpranmış, bazıları sanki özellikle sökülmemiş ama gururla da gösterilmeyen izler gibi kalmıştı. Omzunda ince bir toz tabakası, parmaklarında ise büyüyle çok uğraşan insanlarda görülen hafif solukluk vardı.

Tunahan.

Bunu kimse söylemeden anladılar.

Adamın varlığı, hanın havasını yavaşça değiştirdi. Bazı insanlar ona umutla baktı. Bazıları şüpheyle. Tofu ise yüzünü buruşturup tezgâhı silmeye devam etti; ama kulağı kapıdaydı. Carla, aynı kupayı gereğinden uzun süre kuruladı. Gözleri kısa bir an Tunahan’a kaysa da yüzünde meraktan fazlası yoktu. Tofu’nun bakışı hemen ona kaydı.

“Carla, o kupa seninle yaşlanacak,” dedi.

Carla kupayı rafa koydu. “Temiz olsun diye.”

“Temizdi zaten.”

“Daha temiz oldu.”

“Tofu’nun sabrı daha kirli oldu.”

Tunahan, kalabalığa kısa bir bakış attıktan sonra doğrudan onların masasına yöneldi.

“Opal,” dedi, küçük periye bakarak.

Opal’in kanatları hafifçe gerildi. “Beni nereden tanıyorsun?”

“Chuen’de kalan son karanlık perisini tanımamak zor.”

Bu cümle Opal’in hoşuna gitmedi. Çünkü doğruydu. Ve doğru olan şeyler bazen en rahatsız edici sözler olurdu.

Tunahan sonra Leylin’e döndü. “Aransun yolundan gelen illüzyonist.”

Leylin’in gözleri kısıldı. “Bunu da mı tanımamak zor?”

“Lip’i görmezden gelmek zor,” dedi Tunahan. “Hayvan dostu özleri olan bir illüzyonist, omzunda maymunla gelirse kendini biraz belli eder.”

Lip, adının geçtiğini anlayıp fındığını sakladı.

Tunahan en son Aimar’a baktı. “Sir Aimar De’Flue.”

Aimar ayağa kalktı. “Beni tanıyor musunuz?”

“Adınızı duydum. De’Flue ailesinden yola çıkan genç şövalyenin kuzey hattından geçeceği söylenmişti.”

Aimar’ın yüzünde kısa bir gölge geçti. “Söylenmişti?”

Tunahan hafifçe gülümsedi. “Yollar konuşur, Sir Aimar. Özellikle de yolların sonunda bir volkan huzursuzlanıyorsa.”

Bu cevap, tam cevap değildi. Aimar bunu fark etti. Ama daha fazlasını sormadan önce Tunahan sandalyeye oturdu.

“Zamanımız az,” dedi. “Başkan, ekibin bu akşam kesinleşmesini istedi. Sabah yola çıkacağız. Prenko’nun içindeki güvenli geçitlerden Anka Koridorları’na ulaşmamız gerekiyor.”

“Güvenli mi?” diye sordu Opal.

Tunahan ona baktı. “Görece güvenli.”

“Bu kötü bir kelime.”

“Bu dürüst bir kelime.”

Leylin öne eğildi. “Daha önce gönderilenler dönmemiş.”

“Evet.”

“Onlara ne oldu?”

Tunahan’ın gözlerinde bir anlık karanlık belirdi. “Bilmiyoruz. Bunu öğrenmek de yolculuğun nedenlerinden biri.”

Aimar, “Ekibi kimler oluşturuyor?” diye sordu.

Tunahan parmaklarını masaya koydu. “Ben liderlik edeceğim. Siz üçünüz zaten kararınızı vermiş görünüyorsunuz. Bir simyacı var. Bir de yolu bilen biri.”

“Yolu bilen biri?” dedi Leylin.

Tam o sırada hanın diğer ucundan metalik bir tıkırtı sesi geldi.

Ardından birinin sinirli sesi yükseldi. “Dokunmayın dedim! O şişenin içinde kahvaltı yok, hesaplı felaket var!”

Kalabalığın arasından kısa boylu, ince yapılı, garip yürüyüşlü bir adam belirdi. Üzerinde sayısız cep, halka, minik şişe yuvası ve deri kayış bulunan bir simyacı önlüğü vardı. Önlüğün rengi bir zamanlar koyu kahverengi olmalıydı ama üstündeki lekeler yüzünden artık karar vermek zordu. Bazı lekeler yeşilimsi, bazıları mor, bazıları ise tehlikeli biçimde parlaktı. Belinden küçük metal aletler, cam tüpler, minik teraziler, kıvrık kaşıklar ve ne işe yaradığı anlaşılmayan zemberekli parçalar sarkıyordu. Yürüdükçe hepsi tıkırdıyor, şıngırdıyor, birbirine çarpıyordu.

Tıkırtı adı ona sonradan verilmiş gibi değil, doğduğunda üstüne düşmüş gibi duruyordu.

Adam masaya geldiğinde ilk olarak Tunahan’a değil, masadaki fındık kabuğuna baktı.

“Kim bunu kırdı?”

Lip dondu.

Opal hemen maymunu işaret etti. “O.”

Lip, ihanete uğramış gibi Opal’e baktı.

Tıkırtı fındık kabuğunu aldı, burnuna yaklaştırdı, sonra yüzünü buruşturdu. “Yemek artığı. Önemsiz. Ama düzenli bırakın. Masa üstündeki her şey potansiyel numunedir.”

“Tofu bunu duyarsa seni mutfaktan kovar,” dedi Leylin.

“Ben mutfağa girmem. Çok fazla bilinmeyen reaksiyon var.”

Opal gözlerini kıstı. “Yemekten mi korkuyorsun?”

Tıkırtı hemen dikleşti. “Korkmak değil. Bilimsel temkin.”

Tunahan araya girdi. “Tıkırtı, Simyacılar Pazarı’ndan.”

Tıkırtı’nın yüzü bir an değişti. Gözlerinde, kimsenin görmesini istemediği sert bir kıvılcım yandı.

“Simyacılar Pazarı’ndan geldim,” dedi. “Ama onlarla karıştırılmak istemem. Onlar geleneksel, dar görüşlü, kalıplaşmış, kendini tekrar eden ve büyük keşifleri küçük şişelere sığdıramayacak kadar korkak bir topluluktur.”

Leylin alçak sesle, “Dışlanmışsın,” dedi.

Tıkırtı ona döndü. “Ben ayrıldım.”

“Onlar mı seni ayırdı?”

“Detay.”

Opal, Aimar’ın çantasının kenarına oturdu. “Detaylar önemlidir.”

“Bazen patlar,” dedi Tıkırtı.

“Sen patlattın mı?”

Tıkırtı sustu.

Aimar bu sessizliği fark etti. Tıkırtı’nın gürültülü yanının altında, üstü aceleyle örtülmüş bir yara vardı. Henüz adı yoktu. Ama oradaydı.

Tunahan hafifçe öksürdü. “Tıkırtı, Prenko’daki maddesel bozulmaları, kül yapısını, kristal oluşumlarını ve volkan içindeki olağan dışı simyasal tepkileri inceleyecek.”

“Ve mümkünse değerli şeyleri kurtaracak,” dedi Tıkırtı.

“Bilgi anlamında,” dedi Tunahan.

Tıkırtı’nın yüzü masumiyet taklidiyle gerildi. “Elbette. Bilgi en değerli şeydir.”

Opal, Leylin’e eğildi ve fısıldadı: “Bu cümleyi sevmedim.”

Leylin aynı alçaklıkta karşılık verdi: “Ben de.”

Tıkırtı duymuş gibi onlara baktı. “Küçük boyutlu varlıkların fısıltıları da fısıltı sayılmaz, bilginize.”

Opal hemen karşılık verdi. “Çok cepli insanların sırları da sır sayılmaz.”

Aimar, bu yolculuğun düşündüğünden daha zor geçeceğini anladı.

“Altıncı kişi?” diye sordu.

Tunahan cevap vermeden önce hanın arka kapısı gölgelendi.

Önce kapının kendisi küçülmüş gibi göründü. Sonra aslında kapının önünde duran kişinin çok büyük olduğu anlaşıldı. İçeri eğilerek giren yarı Marduk, geniş omuzları ve kalın kollarıyla hanın arka tarafını doldurdu. Derisi yer yer sertleşmiş taş dokusunu andırıyor, boynundan omuzlarına doğru koyu lekeler uzanıyordu. Yüzünde çocuksu bir açıklık vardı. Gözleri iri, bakışları biraz dağınık ama kötü değildi. Üzerindeki giysiler güçlü bedeni için defalarca yamalanmış gibiydi. Elinde koca bir tahta kaşık tutuyordu; belli ki mutfaktan geliyordu.

Tofu arkasından bağırdı. “Safran! O kaşığı bırak, kazanı değil!”

Yarı Marduk elindeki kaşığa baktı. Sonra utanmış gibi Tofu’ya uzattı. “Bön sandüm ki bana verdün.”

“Yemek verdim, kaşığı değil.”

Safran kaşığa bir kez daha baktı. “Kaşuk da büyüktü.”

“Çünkü kazan kaşığıydı.”

Han halkı gülmeye başladı. Safran da onların neden güldüğünü tam anlamasa da gülümsedi. Sonra Tunahan’ın masasına geldi. Masaya fazla yaklaşınca masa hafifçe inledi.

Tunahan başını kaldırdı. “Safran.”

Safran genişçe gülümsedi. “Bön geldüm.”

Tıkırtı, masasındaki şişeleri hemen kendine çekti. “Lütfen dirseğini hiçbir şeye koyma.”

Safran dirseğine baktı. “Bön koymadüm.”

“Potansiyel olarak koyabilirsin.”

“Potan… ne?”

“Hiç.”

Opal, Safran’a dikkatle baktı. İlk izlenim, onun sadece büyük ve biraz sakar olduğu yönündeydi. Ama Opal, canlıların yüzlerindeki basitlik ile kalplerindeki basitliğin aynı şey olmadığını bilirdi. Safran’ın gözlerinde bir şey vardı. Dağın derinlerini görmüş, ama gördüğünü anlatacak kelimeleri hiçbir zaman tam bulamamış biri gibi bakıyordu.

Tunahan, ekibe döndü. “Safran daha önce Anka Koridorları’na gitti. Prenko’nun kalbine giden eski güvenli tünelleri bilen az kişiden biri.”

Leylin hemen ilgilendi. “Anka’yı gördün mü?”

Safran’ın gülümsemesi değişti. Daha yumuşak, daha saygılı bir hâl aldı. Büyük ellerini karnının önünde birleştirdi.

“Bön uzaktan gördüm,” dedi. “Çok ışık. Çok sıcak. Ama yakmaz. İçün ısınur.”

Han sessizleşti.

Bu cümle, Safran’ın bozuk konuşmasına rağmen masadakilere ağır geldi. Anka bir anda hikâye olmaktan çıkmış, Safran’ın gözlerinde gerçekten var olmuştu.

Opal’in boğazı sıkıştı. “Nasıldı?”

Safran uzun uzun düşündü. Kelimeleri aradı. Bulamayınca elleriyle bir şey anlatmaya çalıştı; büyük parmakları havada geniş kanatlar çizdi. Sonra vazgeçti.

“Güzel,” dedi sonunda. “Ama güzel yetmez. Bön bilmürüm daha büyüğünü.”

Tıkırtı bile o an alay etmedi.

Tunahan, sessizliği bozdu. “Bu yüzden Safran bizimle gelecek. O yolu biliyor. Ben büyüsel koruma sağlayacağım. Tıkırtı analiz yapacak. Leylin, şeffaf enerji ve illüzyon desteği verecek. Aimar fiziksel koruma ve güvenlik sağlayacak. Opal…”

Opal gözlerini kıstı. “Opal ne?”

Tunahan, onun küçük bedenine baktı. “Dar geçitlerde, karanlık alanlarda ve karanlık enerji değişimlerinde bizim göremeyeceğimiz şeyleri görebilir.”

Opal, bu cevabı beklemiyordu. Daha çok “küçük olduğun için işe yararsın” gibi bir şey duyacağını sanmıştı. Tunahan’ın cevabı doğruydu. Fazla doğruydu. Bu yüzden yine rahatsız oldu.

Aimar bunu fark etti. “Opal kendi kararını verdiği için geliyor,” dedi.

Tunahan ona döndü. “Elbette.”

Aimar’ın sesinde saygılı ama sert bir çizgi vardı. “Onu bir araç gibi düşünmeyelim.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Opal, çantanın kenarında oturduğu yerden Aimar’a baktı. Küçük yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık belirdi. Sonra bunu hemen sakladı.

“Ben zaten araç değilim,” dedi. “Ama gerekirse çok küçük ve kullanışlı bir sorun çözücüyüm.”

Leylin gülümsedi. “Bunu da not edelim.”

Tam o sırada Carla masaya yaklaştı. “Neyi?”

Leylin ona baktı, sonra elindeki küçük kağıdı gördü. “Hayır, onu değil. Biz kendi aramızda not ediyorduk.”

Carla bir an düşündü. “Bir şey daha ister misiniz?”

Tofu uzaktan bağırdı. “Carla, soru sormayı bırak da boşları topla!”

Carla masadaki boş kupalardan birini aldı, yanına küçük bir çizik attığı kağıda baktı ve tezgâha döndü. Opal onu izledi ama fazla oyalanmadı. Han bugün tuhaf insanlarla doluydu. Carla bunların en sessizi ve en yavaşı sayılırdı.

Tunahan masanın üzerine küçük bir harita açtı.

Harita eskiydi. Prenko’nun dış yamaçları, Chuen’den başlayan ana yol, sonra taşlık patikalar ve iç tünellere giden işaretler kabaca çizilmişti. Bazı yerler kırmızı mürekkeple işaretlenmişti. Bazı yerlerde eski dilde notlar vardı ama mum ışığı ve haritanın yıpranmışlığı yüzünden kolay okunmuyordu. Haritanın kenarları birkaç kez katlanmaktan incelmiş, bazı çizgiler parmak izleriyle silikleşmişti.

“Sabah kül hafiflerse gün doğumunda çıkacağız,” dedi Tunahan. “Hafiflemezse yine çıkacağız. İlk hedefimiz batı yamacındaki eski giriş. Oradan Anka Koridorları’na ulaşacağız. Yol bir buçuk gün sürebilir. Eğer geçitler hâlâ açıksa.”

“Eğer değilse?” diye sordu Aimar.

“Yeni yol bulacağız.”

“Bu plan değil,” dedi Opal.

Tunahan hafifçe gülümsedi. “Bazen plan, plansızlığı kabul etmektir.”

Tıkırtı hemen başını salladı. “Ben buna katılmıyorum. Plansızlık kötü şişelenmiş bir felakettir.”

Safran düşünceli göründü. “Bön yol bilürüm.”

Herkes ona baktı.

Safran biraz daha dikildi. “Bön yolu bilürüm,” dedi tekrar. “Anka yolu. Koruyucu yolu. Taş konuşmaz ama iz bırakür.”

Bu kez kimse gülmedi.

Aimar, Safran’a saygıyla başını eğdi. “O zaman sana güveneceğiz.”

Safran’ın yüzü aydınlandı. “Bön güven olurum.”

Tıkırtı mırıldandı. “Umarım yön bilgisi dil bilgisine göre daha iyidir.”

Opal hemen döndü. “Senin de güvenilirliğin çantandaki lekelerin rengine göre ölçülmüyorsa sorun yok.”

Leylin kahkahayı bastırmak için kupasını ağzına götürdü.

Tunahan, tartışmayı kesmek için haritayı topladı. “Dinlenin. Sabah zor olacak.”

Aimar ayağa kalktı. “Nöbet tutulacak mı?”

Tunahan kaşını kaldırdı. “Kasabanın içindeyiz, Sir Aimar.”

“Evet.”

“Bu gece tehlikenin dağdan geleceğini sanmıyorum.”

Aimar’ın cevabı soğuktu. “Tehlike her zaman geldiği yerden gelmez.”

Tunahan bir an ona baktı. Sonra başını eğdi. “O halde ilk nöbeti siz tutabilirsiniz.”

Aimar bunu kabul etti.

Gece ilerledikçe han yavaş yavaş sakinleşti. İnsanlar evlerine döndü ya da hanın üst katındaki odalara çekildi. Tofu, geç saate kadar mutfakta kaldı. Carla boş kupaları topladı, küçük hesap kağıtlarını düzeltti, sonra Tofu’nun iki kez söylenmesine rağmen aynı masayı üçüncü kez sildi. Bunu o kadar sıradan bir inatla yaptı ki, Tofu sonunda ona değil, masaya kızdı. Tıkırtı, şişelerini saydı, tekrar saydı, sonra birinin yerini değiştirip yeniden saydı. Safran, kendisine ayrılan köşede otururken uyuyakaldı; fakat uyurken bile yüzünde Anka’yı uzaktan görmüş olmanın sıcak izi vardı.

Leylin, Lip’i yanına alıp kısa bir süre dışarı çıktı. Havadaki şeffaf enerjilere tekrar baktı. Kül, karanlıkta daha sessiz düşüyordu. Enerjiler hâlâ düzensizdi. Lip onun omzunda üşüdü ve cübbesinin içine girdi.

“Yarın dikkatli olacağız,” dedi Leylin.

Lip’in zihninden gelen cevap kısaydı.

Çok dikkatli.

Aimar hanın kapısında nöbet tuttu.

Zırhının üstüne kül kondu. Bu kez silmedi. Chuen’in sokaklarını izledi. Kapı önlerinde bekleyen birkaç kişi hâlâ volkanı gözetliyordu. Uzakta Hali’nin evinin penceresinde küçük bir ışık yanıyordu. Aimar, o çocuğun annesinin elini nasıl tuttuğunu düşündü. Sonra kendi ailesini, Mensera’da geride bıraktığı eğitim alanlarını, kendisine verilen yolculuğu düşündü.

“Motto,” diye fısıldadı kendi kendine.

Kelime, külün içinde kayboldu.

Çantanın içinden Opal’in sesi geldi. “Kendi kendine konuşmak iyidir.”

Aimar irkildi. “Uyumuyor musun?”

“Gündüz uyurum.”

“Bu çantada mı?”

“Konuya göre değişir.”

Aimar başını hafifçe geriye yasladı. “Elbette.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Opal daha alçak sesle sordu. “Gerçekten gelecek misin?”

Aimar, Prenko’ya baktı. “Evet.”

“Niye?”

Bu soru basitti. Ama cevabı henüz yoktu.

Aimar uzun süre düşündü. “Çünkü biri gitmeli.”

Opal birkaç saniye sustu. “Bu iyi bir cevap değil.”

“Biliyorum.”

“Daha iyisini bulursan bana söyle.”

Aimar’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Bulursam önce kendime söylemem gerekebilir.”

Çantanın içinden küçük bir hışırtı geldi. Opal yerleşti.

“Tamam,” dedi. “Ama sonra bana da söyle.”

Aimar cevap vermedi. Nöbetine devam etti.

Gece boyunca Prenko birkaç kez daha homurdandı. Her homurtuda Chuen’in duvarları hafifçe titredi. İnsanlar uykularında döndü. Kül, çatıların üstüne birikti. Hanın kapısındaki Anka sembolü griye boyandı.

Sabah, onları bekliyordu.

Ve dağın kalbine gidecek altı kişilik ekip, aynı çatı altında ilk gecesini geçirdi.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🎵 Sir Aimar De'flue'nun şarkısı Ozan Terik Toksöz'e kadar ulaşmış. Hem de öyle güzel seslendirmiş ki...:

Hemen dinlemek için: Kül Yolunda Bir Kılıç (Terik Toksöz'ün Dilinden)

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

BÖLÜM NOTU

Aimar mottosunu bulmak için yola çıktı.

Şimdilik elindeki en iyi cevap:

“Çünkü biri gitmeli.”

Opal haklı. Daha iyisini bulması gerekecek. 😅




user

Tıkırtı'nın masaya inişi bölümün en can alıcı anıymış; o "kahvaltı yok, hesaplı felaket var" repliğiyle birlikte karakterin tamamı gözümde canlandı. Üzerindeki o lekeli önlük, belindeki zemberekli parçalar, fındık kabuğunu numune diye incelemesi... İnsan ister istemez "Bu adamla yola çıkmak hem eğlenceli hem tehlikeli olacak" diyor. Tofu ve Opal'ın atışmaları da cabası; "Ben çanta değilim" / "Çantanın içinden konuşuyorsun" muhabbeti bölümün en tatlı anlarından biriydi. Dil konusunda da söyleyecek laf bulamadım, bu kez yazar sözünü bilmiş, akıcı ve temiz bir metin çıkmış ortaya. (Maalesef böyle, takılacak hata arayan gözler boş döndü bu hafta.) Yalnız Tunahan'ın "yollar konuşur" lafı havada asılı kaldı, o adamda bir iş var gibi. Nedir bu Seidonkel bağlantısı, neden herkes onu tanıyor da kimse tam olarak tanımıyor? Ekip tamam, ama bu yolculuğun sonunda "görece güvenli" kelimesinin bedelini hep birlikte ödeyeceğiz gibi duruyor.